Website Banner | sedanarinc.com

Bir sıkıntıdan mı yoksa öznellikten mi uzaklaşmak?


02

Şub 2026

Psikanalitik Psikoterapi

Bir sıkıntıdan mı yoksa öznellikten mi uzaklaşmak?

Son zamanlarda sosyal medyada büyüyen ve genişleyen bir söylem var; “bir kişi veya bir durum sana iyi gelmiyorsa oradan uzaklaş.” Teknolojinin bu kadar yaygınlaşmasından önceki durumda çift hatta bir düşünüş vardı: yatay ve dikey hat. Yatay hat benzerlerimiz üzerinden düşündüğümüz, konuştuğumuz bir hatken dikey hat ise Öteki’ne yöneldiğimiz kendi içsel düşünüşümüzü temsil ediyordu. İnstagram gibi sosyal mecralar yatay hattı öylesine büyüttü ki artık kendi içsel düşünüşümüz nâmümkün bir hâl alıyor oldu. Herhangi bir sıkıntı karşısında bu sıkıntıya dair bir soru sorup, sorunsallaştırıp çözüme dair üretebileceğimiz cevaplar olmaksızın bu sıkıntı yokmuş gibi davranmayı meşrulaştırıyor bu söylem. Peki bir sıkıntıya, açmaza dair soru sormanın önemi nedir? Niçin böyle bir sıkıntı, acı içinde kalmayı seçmeliyiz ki? Hazır cevaplar var halbuki; boşver, yenisini bulursun, kredi çekersin, sen çok değerlisin. Burada müthiş bir yanılsama ile karşı karşıyayız. Boşverildiğinde bu sıkıntılar geçecekmiş gibi, olmamış varsayarak üzerinden atlanabilirmiş izlenimi veriliyor. Evet, günümüz söylemi inkâr üzerinden şekilleniyor. “Al bu nesneyi, bu senin için iyi olacak ve kaybı kapatacak.” Bu nesne bazen bir partner, bazen bir ayakkabı bazen de bir ilaç olabiliyor. Bu bağlamda kapitalist söylem keyif al buyruğunu öznelere dayatır fakat kendi istediği yönde bir keyiftir bu. Bir sonraki kuşakta yaratacağı etkiyi düşünmek ve buralarda nasıl atılım alabileceğimizi sorgulamak etik bir mesele olarak geliyor bana. Sorumuza geri dönecek olursak, bir açmazı düşünmek ve sorunsallaştırmak demek kendi öznel koşullarımızla, kendi ritmimizle karşılaşmak demektir. Yani, karşılaştığımız bir meselenin çözümünün başka yerden hazır sunulmadığı, kestirmeden alınmadığı, zamansal olarak kendi ritmimize göre bu sorunu halletmeye çalıştığımız bir durum. Öznenin, kendi geçmiş tarihinin de işin içerisinde olduğu bir durum. Bu bağlamda ChatGPT’yi düşünebiliriz. Sorduğumuz soruları hafızasında tutmasından dolayı bize dair bir takım şeyleri bildiğini biliyoruz. Dolayısıyla başka bir soru sorduğumuzda tam da bize uygun bir cevap verdiğini düşünebiliyoruz. Fakat farkettiyseniz bu cevaplar her zaman bir olumlama ile başlıyor; “endişe etmene gerek yok, bu sorunun cevaplarını birlikte bulabiliriz.” Halbuki Lacan kaygının bir işaret, özneye dair bir işaret olduğunu söylemiştir; bu da kaygının bir işlevi olduğu anlamına geliyor.1 Böylesi hızlı cevaplardan itibaren öznenin düşünüşü ve dolayısıyla kendi ritmini bulabileceği, kendi cevaplarını inşa edebileceği bir alan imkânsız hale gelmeye başlıyor.

Pluribus dizisi bu anlamda üzerine konuşulabilecek bir dizi. Orada yayılan bir virüsten itibaren tüm dünyadaki herkes tek bir bilinçtedir. Herkes herşeyi biliyor, mutlak bir mutluluk hâkim. Ancak 12 kişiye bu virüs yayılmıyor ve bundan itibaren virüsün etkilerini tanıyabiliyoruz, çünkü bu insanlardan biri olan Carol düşünüyor, virüsün yayıldığı insanlara sorular soruyor, onları tanımaya çalışıyor elbette ki kendi ritminde. Bazen alkole vuruyor kendisini, bazen arkadaşının yasını tutuyor bazen de öfkeleniyor bu duruma. Aynı zamanda Carol tek “bir” bilinçte olan insanlardan farklı olarak yazmaya, üretmeye, soru sormaya ve kendi arzusuna dair atılımlar almaya devam ediyor. Burada aslında tam olarak insani olanın ıztırap verdiğini, beraberinde de öznel olarak kendi yerini kendi sözcüklerini ve hatta kendi kimliğini koruyabildiğini görüyoruz. Herkesin her şeyi biliyor olması Lacan’ın söylediği “bilmek istemeyi kabul etmek eksikliği kabul etmektir.” cümlesinden farklı olarak işliyor burada. Bu cümle öznenin bilinçdışı bilgisinden atılımını alır. Fakat öznellikten söz edemiyorsak bilinçdışından nasıl söz edebiliriz? Öznellik bir anlamda farklılıktır da. Bu fark da öznenin bilinçdışı bilgisinden itibaren inşa edilebilecek bir farktır. Analiz süreci bu sebeple farklılığın etiği ile işleyen bir süreçtir. Öznenin bilgisi kendisindedir, analist/terapist satır aralarında duyduğu bir takım sözleri veya sessizlikleri analizana/danışana iletir ve özne bu bilgiyle ne yapması gerektiğini yine kendisi belirleyecek ve bir sonraki bilgisine yönelecektir. “Bir gösteren özneyi bir başka gösteren için temsil eder.” Yani bitimli değildir elbette bu bilgi. Dolayısıyla öznenin her şeyi bildiğini, semptomuna dair cevapları direkt bulduğunu düşündüğü bir durumda niçin bir merakı, geleceğe dair sorduğu soruları ve bir ufku olsun ki? O halde kapitalizmin özneye yönelttiği keyif vaadi ve bunu kendinin belirliyor olması hususu bu nedenle öznelliği/farklılığı ve bu farklılıkla beraber öznenin kendi ıztırabından itibaren keşfedeceği arzusunu kuyunun dibine boylamaz mı? Öznenin tam da bu kuyuya boylayanı her ne kadar ıztırap verse de bir çalışmayla tekrar gün yüzüne çıkarması ve öznel bir üretime, geleceği tasarlayabileceği bir üretime çevirmesi niçin mümkün olmasın?

1Kaygı kavramına ilgisi olanlar sayfamda yer alan “Kaygı bir işaret (mi?)” isimli metnimi inceleyebilir.